29 Temmuz 2011 Cuma

Selam Marjinal Ailesi!

Yaklaşık Şubat ayından Mayıs ayına kadar bıkmadan usanmadan cv gönderdiğim, sonunda fark edilip arandığım şirket:)
Bahsettiğim zaman dilimi içerisinde attığım maillere cevap gelmediğini görünce marjinal’in web sitesine girer, biraz kurcalar ‘Tamam ya, başka göndermiyorum cv falan, başka şirket mi yok, zaten cevap da gelmiyor’ der kapatırdım. Aradan 2 dakika geçtikten sonra tekrar gönderirdim . Şu an iyi ki bu kadar azmetmişim diye söylüyorum kendi kendime… Meslek hayatıma ilk adımı burada attığım için çok mutluyum. Hocamız ders aralarında hep anlatırdı, sürekli de överdi. Haklıymış hatta daha da fazlası varmış. Bu yıl da okulda sık sık ben öveceğim gibi görünüyor.
Bugün 6 haftalık stajımın sonuna gelmiş bulunmaktayım. ‘İş yok mu?, Ben de yardım edebilir miyim? Yapabileceğim bir şey var mı? vb.’ sorularıma maruz kalmayacaksınız artık :) Marjinal'de bulunmak benim için çok keyifliydi. Benim için zaman çok hızlı geçti. Alışmak için çok kısa bir süre belki ama ben size çok alıştım. Herkesi çok özleyeceğim ama itiraf etmeliyim ki Melike Hanım ve Gaspar'ı daha fazla.. Yardımlarınız ve bana kattıklarınız için çok teşekkür ederim..

26 Temmuz 2011 Salı

Geldik-Gördük-Sevdik

Marjinal stajyerleri olarak biraz da kültürel gezi yapalım dedik ve İstanbul’un tarihi yerlerine doğru keşfe çıktık. Yoğun istek üzerine ilk olarak Dolmabahçe Sarayı’na doğru rotamızı belirledik. Tabiri caizse ‘akılsız başın cezasını ayakları çeker’ deyimini unutarak, saat 3'ten sonra saraya gittik. Tabii sadece gittik diyorum çünkü saraya ziyaretçi alımı gün içeresinde en son saat 3'te gerçekleşiyormuş. Bu yüzden içeri girmemiz mümkün olmadı. 5- 10 kare fotoğraf çektirdikten sonra üzülerek oradan ayrıldık ama yılmadık. Ve tramvaya gittik. Tramvaya biner binmez kaptan köşküne gittik (köşk dediysem 1m2 alan). ‘Bas gaza kaptan’ dedim ama bu kaptan bizi pek dikkate almadı. Sanırım Ada'daki kaptanla karıştırdık biz bunuJ Yanımıza aldığımız neşe kaynağı Gökçe, ben ve Yasemin yeni istikametimiz olan Topkapı Sarayı'na doğru yola çıkmış olduk. Görkemli ve kalabalık bir yoldan ilerledikten sonra yaklaşık 40 metrelik bir kuyrukla karşılaştık. O kuyruğun amacını öğrenmek için aralardan sızarak bir gence sorduk:

-Hey Genç! Neler oluyor burada?


Gencin cevabı kısa ve net oldu:


-Bilet kuyruğundayız, ne olacaktı?



Yaşadığımız hayal kırıklığını tahmin edebilirsiniz sanırımL Saraya giremedik ama sarayın çimlerinde biraz keyif yapabildik. Güzel bir keyiften sonra parlayan güneşin de etkisiyle kendimizi Sultanahmet Camisi'nde bulduk ve sonunda kapısı bize sonuna kadar açıktı J Gittik, gezdik, fotoğraflar çektik, 10 dakikada sıkılıp ayrıldık. İstanbul’da gezilecek yerler bu kadar değildir herhalde deyip biraz daha dolaşmaya devam ettik ve kendimizi Dikili Taş'ın orada bulduk. Öyle ahım şahım bişey değildi ama sonuçta tarihi değeri vardı, onu da kırmayıp bir de onun fotoğrafını çektik. Hemen yakınında olduğunu duyduğumuz Kapalıçarşı'ya doğru yöneldik ve orayı da gezdikten sonra yorulacağımızı sanıyorsanız yanıldınız. Yanınızda Yasemin varsa yorulmaya hakkınız yok çünkü kendisinde bitip tükenmeyen bir enerji kaynağı varJ [Ada’da hiç durmadan 25 km bisiklet kullanmış ve 'ee hadi yoruldunuz mu ama' diyen biri olarak :) ]


Kapalıçarşı'dan ayrıldıktan sonra Taksim olmadan olmaz dedik ve her zamanki gibi kendimizi Taksim'de bulduk. Alış-veriş çılgını olduğunu unuttuğumuz arkadaşımız Gökçe'yi alışverişin başkentine getirmiş olduk. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi üç adımda bir mağazaya girip çıkıyorduk. Hani hiç yorulmaz dediğim Yasemin bile ‘yeter artık ‘ demiştiJ ve Gökçe'yi kolundan tuttuğumuz gibi çıkartabildik en sonunda. Hemen sonra biraz daha fotoğraf çekebilmek için yol üzerinde bulunan kiliseye attık kendimizi. Tabii ben kilisenin her şeyini inceledim, içinde kendimi unuttum J

Baktım kızlar bayılacak gibi oluyor tamam dedim, çıkalım J Yolun sonunda da benim arkadaşlarımla sürekli gittiğim ‘yemek kulübüne’ gittik ve güzel bir yemekten sonra kızlar beni masada terk edip evlerine gittiler. Bu hikaye de burada son buldu. İşte heyecanlı başlayan ama İstanbul sevdası yüzünden yorgunluktan yürümeye bile hali kalmayan 2 Marjinal stajyeri ve 1 arkadaşlarının sonuJ

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Öğle yemeğinden hemen sonra, macera, aksiyon, doğa savaşçıları...

Her gün Marjinalliler tarafından istila edilen Dr. Celal Öker Sokak'taki Arzu ev yemekleri lokantasını bizim buralarda bilmeyen yok gibidir.
Her öğlen olduğu gibi, bugün de yine Feyza, Avi, Mert, Başar, Dilek ve Gamze ile yollarımız Arzu'da kesişmişti.

Yine her öğlen olduğu gibi "az et yanına garnetör pilav", "üstünde yoort da olan" semiz otu ve "içmek için çorba"larımızı tükettikten az sonra, Mert ve Başar'ın nöbet usulü bize ayırdığı "yemek sonrası çay alanı"na yerleşen Avi ve Feyza'nın yanına oturdum. İster zengin ol ister fukara her yemekten sonra yak bir sigara mantığından hareketle dumanlarımı üflerken, gözüme yokuştan aşağıya ağır ağır inen itfaiye arabası ve arabanın önünde, elindeki kağıttan okuduğu adresi arayarak yürüyen memur takıldı.

"Yangın olsaydı bu memurun bu kadar rahat olması imkansızdı" "kim intihar ediyor acaba" "kedidir o kedi" diye kendi aramızda tartışırken ağır ağır gelen araç önümüzde durdu. Bundan sonraki 5 dakika boyunca Transformers izleyen çocuklar gibi aracın kendisini kaldırıma sabitlemesini ve üstündeki ekipmanları açıp olay mahalline yerleşmesini izledik. Hala kimsenin ne olduğuna dair bir fikri yoktu, etrafta kendini camdan atmaya çalışan ya da alevlerden kaçan kimseyi de görmüyorduk... Peki bu adamların burada ne işi vardı?
Bu esnada yemekleri biten Dilek ve Gamze de aramıza katılmış, mahalleliden de hatrı sayılır sayıda insan etrafa toplanmıştı. Dilek'in "ağaç budayacaklar" yorumuna Feyza ile ben "o belediyenin işi kardeşim" diye şiddetle karşı çıktık ama "ne yapıyorlar o zaman" sorusu hala yanıtsızdı.
Derken bir memur adına asansör denmesi kuvvetle muhtemel üstü açık o kabinin içine girdi, maskesini taktı ve araç onu yukarıya doğru çıkartan raylarını uzatmaya başladı.

Yukarı çıktıkça kalabalıktan birisinin "kuşu kurtaracak" dediğini duyduk.

Ömrü hayatında itfaiye arabasını da memurunu da bu kadar yakından görmemiş ben, hala hayretler içinde bu işin nereye varacağını düşünürken aniden fotoğraf çekmek geldi aklımıza.

Kabin, önümüzdeki ağacın dalları arasına girdiğinde durdu. Memur elini ağaca doğru uzattı ve diğer elindeki bıçakla bir dalı kesiverdi. Dal parçalarıyla iç içe geçmiş kuşu tuttuğunu görebiliyorduk. İçimdeki hayvan sevgisiyle (insan demiyorum, dikkat) enteresan biçimde ters orantılı olan "kan var mı kan" merakı sayesinde başından sonuna dek gözlerimi ayırmadan izlediğim itfaiye memuru, şöföre bir işaret yaptı ve kabin dalların arasından biraz aşağıya indi. Adam kuşun kanatlarına takılmış dalları itinayla ayıkladı, çıkarttığı yaprak parçalarını boşluğa bıraktı. Ve ikinci işaretle, kabin ilk çıktığından daha yüksek bir yere doğru hareket etmeye başladı. Memur kuşu takılmayacağı ama tutunabileceği bir dalın üstüne bıraktı. Eldivenlerini ve maskesini çıkartırken yüzündeki "bunlar benim için çocuk oyuncağı" ifadesi eşliğinde kabin alçalmaya başladı. Avi'nin "alkışlasak mı ya" sorusuyla kendime geldim.


Ve bir öğle yemeği de böyle geçti... Macera, aksiyon, doğa savaşçıları, bizi hiç beklemediğimiz bir yerde, Harbiye Arzu restoranın önünde buldu. Sonra da bir itfaiye arabası eşliğinde, terk etti...

19 Temmuz 2011 Salı

Adsız Kedicik

Bugün ofiste çok tatlı bi misafirimiz vardı. Hemen herkesle kaynaşıverdi. Biraz oyundan sonra Somer abisinin bilgisayarının yanında mırıl mırıl uykuya daldı...

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Mertçim, sen bu işin üstüne git...

Eline de pek yakıştı..
Sen bu işin üstüne gitmelisin arkadaşım.
Dilersen gelecek haftalar için şimdiden istek toplamaya başlayalım.

15 Temmuz 2011 Cuma

Aşk Budur :)

video

Eylem Yalnızca Sessizlikten Ortaya Çıkar

Eğer sessiz değilsen —nasıl sessizce oturup ya da sessizce durup meditatif olacağını bilmiyorsan— yapıp durmakta olduğun her şey bir eylem değil, tepki olacaktır.
Birisi sana küfreder, düğmene basar ve sen tepki verirsin. Kızgınsın onun üzerine atlarsın; kalkıp onu bir eylem olarak mı adlandıracaksın? O bir eylem değil, hatırlatırım, o bir tepki. O hükmedici ve sen de hükmedilensin. O bir düğmeye bastı ve sen bir makine gibi işledin. Tıpkı bir düğmeye basınca lambanın yandığı ve söndüğü gibi. İnsanların sana yaptığı bu...
Onlar seni açıyor, seni kapatıyor. Birisi gelir ve sana methiyeler düzer egonu şişirir ve kendini çok harika hissedersin. Sonra birisi gelir ve sende bir delik açar ve dümdüz yere yapışıverirsin. Kendinin efendisi değilsin. Herhangi birisi aşağılayıp seni üzebilir, kızdırabilir, keyfini kaçırabilir, rahatsız edebilir, saldırganlaştırabilir, çıldırtabilir. Ve herhangi birisi överek seni zirvede hissettirebilir, Büyük İskender’in senin yanında bir hiç olduğunu bile hissettirecek kadar muhteşem olduğunu yaşatabilir. Ve sen başkalarının senin üzerindeki yönlendirmelerine göre davranırsın. Bu gerçek eylem değildir.

Buda bir köyden geçiyordu ve insanlar gelip onu aşağıladı. Kullanabilecekleri tüm aşağılayıcı sözcükleri kullandılar; bildikleri tüm küfürleri sıraladılar. Buda orada durdu, sessizce ve dikkatlice dinledi ve sonra “Bana geldiğiniz için teşekkürler ama acelem var. Bir sonraki köye ulaşmak zorundayım insanlar beni orada bekliyor olacak. Bugün size daha çok zaman ayıramayacağım ama yarın geri dönerken daha çok vaktim olacak. Eğer söylemek isteyip de söyleyemediğiniz bir şeyler kaldıysa yarın yeniden toplanabilir ve bana söyleyebilirsiniz. Ama bugün için beni mazur görün” dedi. İnsanlar gözlerine, kulaklarına inanamadılar: Bu adam tamamen etkilenmeden, rahatsız olmadan kalmıştı. Birisi sordu: “Bizi duymadın mı? Seni herhangi bir şeymişsin gibi taciz ediyoruz ve sen yanıt bile vermedin!” Buda dedi ki: “Bir yanıt istediysen geç kalmış durumdasın. On yıl önce gelmiş olman gerekirdi o zaman seni yanıtlardım. Ama bu on yıldır başkaları tarafından yönlendirilmeye bir son verdim. Artık bir köle değilim, ben kendimin efendisiyim. Ben kendime göre davranıyorum, başka kimseye göre değil. Ben kendi içsel ihtiyaçlarıma göre davranıyorum. Beni bir şey yapmaya zorlayamazsın. Beni taciz etmek istediniz ve ettiniz bunda yanlış hiçbir şey yok. Tatmin olmuş hissedebilirsiniz; işinizi mükemmelen yaptınız. Ama benim açımdan bakıldığında, ben bu aşağılamaların hiçbirini üzerime almıyorum ve ben onları almadığım müddetçe de bir anlamları yok.”
Birisi seni aşağıladığında bir alıcı haline gelmek zorundasın, onun söylediğini kabul etmek zorundasın ancak o zaman bir tepki verebilirsin. Ama eğer kabul etmezsen, sadece karışmadan durursan, mesafeyi korursan, sakin kalırsan sana ne yapabilir? Buda dedi ki: “Birisi yanan bir meşaleyi nehre atabilir. Nehre ulaşana kadar meşale yanık kalır. Nehre düştüğü anda tüm ateşi söner; nehir onu soğutur. Ben bir nehir oldum. Bana aşağılamaları fırlatırsınız; onları fırlattığınızda onlar ateştir ama bana ulaştıkları anda benim serinliğimin içinde ateş kaybolur. Artık acıtmazlar. Siz dikenleri atarsınız; sessizliğime düşünce onlar çiçeğe dönüşür. Ben kendi yaradılışımın doğasından hareket ediyorum.” Kendiliğindenlik budur.
Farkındalığın insanı, anlayışın insanı eylemde bulunur. Farkında olmayan, bilinçsiz, mekanik robot gibi bir insan tepki verir. Ve farkında olan insan sadece izlemekle kalmaz; izlemek varlığının bir yönüdür. İzlemeden eyleme geçmez.
Zekâ sadece eyleme geçtiğinde keskinleşir. Ve sen an be an farkındalığın ve uyanıklığından eyleme geçtiğinde müthiş bir zekâ ortaya çıkar. Parlamaya, ışıldamaya başlarsın ışık saçar hale gelirsin. Ama bu iki şey aracılığıyla olur: İzlemek ve bu izlemeden kaynaklanan eylemde bulunmak. İzlemek seni eyleme götürmelidir, yeni türden bir eyleme. Eyleme yeni bir nitelik gelmiştir. İzlersin, tamamen sessiz ve sakinsin. Durumun ne olduğunu görüyorsun ve bu görmenin sonucunda yanıt veriyorsun. Farkında insan yanıt verir, o kelimenin tam anlamıyla sorumludur. Cevap vermeye hazırdır, tepki vermez. Onun eylemi kendi farkındalığından gelir, senin yönlendirmelerinden değil; fark buradadır. O nedenle izlemekle kendiliğindenlik arasında bir uyumsuzluk yoktur. İzlemek kendiliğindenliğin başlangıcıdır; kendiliğindenlik izlemenin tamamlanmasıdır. Gerçek bir anlayışa sahip insan eylemde bulunur; çok güçlü bir biçimde eylemde bulunur, bütünüyle eylemde bulunur ama o anın içinde kendi bilincinden eylem yapar.
O bir ayna gibidir. Sıradan insan, bilinçsiz insan ayna gibi değildir, bir fotoğraf filmi gibidir. Bir fotoğraf filmiyle ayna arasındaki fark nedir? Bir fotoğraf filmi bir kez pozlandığında işe yaramaz hale gelir. İzlenimleri alır, o izlenimleri kaydeder; resmi taşır. Ama unutma resim gerçeklik değildir, gerçeklik gelişmeye devam eder. Bahçeye gidebilir ve bir gül goncasının fotoğrafını çekebilirsin. Yarın fotoğraf aynı kalacaktır, ondan sonraki gün de fotoğraf aynı kalacaktır. Tekrar git ve gül goncasını gör; o artık aynı değil. Güller yerinden gitmiştir ya da yenileri gelmiştir. Bin bir tane şey olmuştur. Hayat hiçbir zaman sabit değildir, sürekli değişir. Zihnin bir kamera gibi çalışır, fotoğraflar toplamaya devam eder durur; o bir albümdür. Ve sonra da bu fotoğraflara dayanarak tepki vermeye devam edersin. O nedenle de hayata karşı hiç dürüst olmazsın çünkü ne yaparsan yap yanlıştır.
Bir fotoğraf statiktir. O, olduğu gibi kalır, hiç değişmez. Bilinçaltı zihin bir fotoğraf makinesi gibi çalışır, bir fotoğraf filmi gibi çalışır. Uyanık bir zihin, meditasyon halindeki zihin bir ayna gibi çalışır. O hiçbir izlenim yakalamaz: O tamamıyla boş kalır, her zaman boş. O nedenle aynanın önüne ne gelirse yansıtılır. Eğer aynanın karşısında durursan seni yansıtır. Eğer gidersen aynanın sana ihanet ettiğini söyleme. Bir ayna sadece bir aynadır. Gittiğinde seni yansıtmayıverir; artık seni yansıtma zorunluluğu yoktur. Şimdi başka birisi ona bakıyor; o başka birisini yansıtıyor. Eğer kimse yoksa o hiçbir şey yansıtmaz. O her zaman hayata karşı dürüsttür. Fotoğraf filmi hayata karşı hiçbir zaman dürüst değildir. Şu an fotoğrafın çekilse, fotoğrafçının onu makineden çıkaracağı an geldiğinde dahi artık sen aynı değilsin! Köprünün altından çok sular geçti bile. Geliştin, değiştin, yaşlandın. Belki de sadece bir dakika geçti ama bir dakikada muhteşem bir şey olabilir; ölmüş olabilirsin! Sadece bir dakika önce canlıydın; bir dakika sonra ölmüş olabilirsin. Resim hiç ölmeyecek. Ama aynada, eğer canlıysan canlısın; eğer ölüysen de ölü. Sessizce oturmayı öğren; ayna haline gel. Sessizlik bilincinden bir ayna yaratır ve sen an be an işlemeye başlarsın. Yaşamı yansıtırsın. Kafanın içinde bir albüm taşımazsın. O zaman gözlerin net ve masumdur, zihin açıklığına sahipsindir, vizyonun vardır ve hayata karşı hiçbir zaman samimiyetsiz olmazsın.

Şu kitaptan alıntıdır:
http://www.idefix.com/kitap/farkindalik-osho-bhagwan-shree-rajneesh-/tanim.asp?sid=ANR5FI9HA5U6WHYSUGDJ

12 Temmuz 2011 Salı

Bu Gençler Ne Yapıyor?

Dikkat: Bu yazıyı okurken lütfen linkteki parçayı fon müziği yapınız:
http://www.youtube.com/watch?v=TYJzcUvS_NU



Onlar, sportifti...

Onlar, azimliydi...

Onlar, vazgeçmezdi!

Ama bu sabah...

Weider Spor Salonu'nda "yapamazsınız" deneni başaran Marjinallilerden ikisi, yine bir sabah antremanı için oradaydı.

Ama kapı, kapalıydı...

Salon, bugün açılmamıştı.

Yılmadılar.

Ordu Evi'nin yanından dümdüz gidip ilk sağa döndüler. Artık parktaydılar.

Onlar, bu ofisin altın sporcuları.

Onlar, yollarına çıkan yavru kedilerin duygu sömürüsüne,

Kendilerini tanımayan iş arkadaşları Feyza'ya,

Parkın orasına burasına tuzak gibi serpiştirilmiş çamur birikintilerine aldırmadılar.

Koştular, atladılar, zıpladılar.

Ve onlar, bu sabah da spor yaptılar!

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Dükkanı Kapattık!

Bugün de mesai bitti...

Yeni Santral Operatörümüz... Lilith

Marjinal Porter Novelli'de son dakika patisi!

Lilith, çevik bir pati darbesiyle Lale Saygılı'nın tahtını ele geçirdi!
Göreve yerine intikal ettiği an itibariyle çalışma ortamını detaylı olarak inceledi
...

Bilgisayarı için gerekli ayarları kendisi yaptı...


Ve telefonlarla yakından ilgilendi... (Henüz "telefona bakmak" kavramını tam oturtamadık ama, olsun...)Görevinin ilk gününde çalışma arkadaşlarının gönlünü fetheden Lilith'e kariyerinde başarılar diliyoruz.Mauw!

5 Temmuz 2011 Salı

En Keyifli Yağmur

Geçen Cuma (artık herkes biliyor sanıyorum) Aysun Hn ile "Kardeş Türküler ve Arto Tunç Boyacıyan" konserindeydik. İkimiz için de çok heyecanlı ve telaşlı bir geceydi. Öncelikle ofisten vaktinde çıkıp konsere yetişme konusunda büyük badireler atlattık yollarda. Konser alanına geldiğimizde de ise yağmur ufak ufak atıştırmaya başlamıştı bile.


Önce "yaz yağmuru canım geçer nasılsa" deyip pek sallamadık ama derken ufak atıştırmalar yerini "bardaktan boşanırcasına" ya döndürünce biz de tüm izleyiciler gibi kendimizi sahnenin önünde muşamba yağmurluk dağıtan insanların önünde bulduk.

Yağmurluklarımızı giydiğimizde Aysun Hn'a oturmayı teklif ettim ama kendisini o kadar kaptırmıştı ki türkülere, "yaşasın" dedim içinden, "çok iyi bir konser arkadaşı buldum" diye geçirdim.

Birlikte Türkçe, Kürtçe, Romanca, Ermenice, Arapça birçok türküye eşlik ettik. Sivas Katliamı'nda yakılan aydınları andık, horon teptik, HES'leri protesto ettik, roman havası oynadık. Grubun solisti Vedat Yıldırım ve de Arto Tunç'un karşılıklı atışmalarını keyifle izledik. Özellikle Arto'nun sesinin güzelliğine hayran kaldık.

Ne zaman ki gece sona eripte kendimizi dönüş yoluna attık, o zaman fark ettik ki 2 saat boyunca hiç oturmamışız ve de yağmurlukları giyene kadarki süreçte acayip ıslanmışız...

Hava güzel olsaydı bu kadar eğlenebilir miydik pek de emin değilim doğrusu... Sanırım seneye yine gideceğiz, bir de yağmur yağarsa....

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Çiçeği Burnunda "gelinlerimiz" :)

Birisi yeni balayından geldi (Ezgi kızımız), bir diğeri evlilik yolunda (hadi ikinci adım diyelim) emin adımlarla ilerliyor; nişanlandı (Uzay kızımız). Her ikisine de mutluluklar ve bir ömür boyu neşe diliyoruz...

1980'lerin sonundan 2011'e...




Time does not change us. It just unfolds us.






Etiketler yazının içeriğini anlatmaya yetmeli...