Erkek giyimi insanın var oluşundan yani MÖ devirlere kadar uzanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'nun son 200 yılında ise daha da ağırlıklı olmaya başlamış ve Arap giyim kültürü ülke geneline tamamen yayılmış durumdaydı 1 Dünya savaşından sonra parçalanan Osmanlı İmparatorluğu'nda işgalci güçler Anadolu'yu işgaliyle birlikte yeni bir devletin kurulması ve kıyafet devrimininde adımlarının atılmasına neden olmuştur .Kurtuluş savaşında işgalci güçlerin kaybetmesiyle birlikte yapılan Lozan Antlaşmasıyla kalan Osmanlı toprakları üzerinde Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, kıyafet devriminin atılımının yapılmasının Türkler için aydınlığa giden yolun basamaklarından bir tanesi olduğunu görmüş ve gerekli atılmaları kanunlar çıkartarak yapmaya başlamıştır.
Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk, 23 Ağustos 1925’te Kastamonu ve İnebolu’ya yaptığı seyahatlerde şapkayı halka göstererek giysi devriminin ilk işaretini verdi “Biz her nokta-i nazardan medeni insan olmalıyız Fikrimiz, zihniyetimiz, tepeden tırnağa kadar medeni olacaktır.Medeni ve beynelminel kıyafet milletimiz için layık bir kıyafettir onu giyeceğiz” diyen Atatürk, 27 Ağustos 1925’te de İnebolu’da “Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeye mahal yoktur. Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için, çok cevherli milletimiz için layık bir kıyafettir” diyerek, medeni yaşayışa uyan kıyafetin kabulü gerekliliğini belirtmiştir. Atatürk’ün uyarması üzerine daha 25 Kasım 1925 tarih ve 671 Sayılı Şapka Kanunu çıkmadan önce vatandaşlar şapkayı giymiş ve bu yenilik, medeni kıyafet değişimi olarak halk arasında iyi karşılanmıştı Bundan sonra, cüppe ve sarık giymek yasaklanmış, bu kıyafetleri giyme hakkı yalnız din adamlarına tanınmıştı.
Bunun yanında bir de Fıtri zevk her Millette farklı şekillerde gelişmiş bunun neticesi olarakta her Milletin tercih edecegi ölçü ayrı ayrı olmuştur .Herhangi bir Milletin hayat tarzı, Üslubu, içinde bulundugu cografi durum, iktisadi- ekonomik, medeni, fikri ve manevi şartlarda kıyafetler degişmiş, içerisinde bulundugu umumi geçim imkanları İş, sanat, zenginlik, fakirlik gibi içerisinde bulunduğu şartlarda kıyafeti etkileyici sebeplerden sayılmıştır. Ayrıca toplumlara göre degişen renk sembolü oldugunu da unutmamak lâzımdır. Yani kısaca elbise toplumların üzerindeki önemli bir işarettir Ve bu işaretimiz muhatabınıza-karşımızdaki kişiye hangi gruba ait oldugumuzun görüntülü mesajını verir Kıyafetimiz , evimizle, barkımızla birlikte bizlerin ait oldugu grubu açıkça ortaya koyar. Kıyafet devriminden sonra, Avrupa'daki erkek giyim modelleri Türkiye'ye girmeye başlamış ve tekstil sanayisinde de hamleler yapılmıştır. Şimdi ise Türkiye tekstil sanayisi bakımından dünyada sayılı ülkelerden birisi durumunda.
Diger arastirmalarda ise takim elbise,
19. yüzyilda erkekler icin en önemli giysilerden biri haline geldi. Hatta maddi durumu pek iyi olmayanlar, takim elbisenin bir sonraki kusaga birakilacak cok önemli bir varlik oldugunu kabul etmislerdir. Ic camasirlarin vücutla elbisenin temas etmemesini saglayarak takim elbiseyi temiz tutma icin 1830 yilinda kullanilmaya baslandigina inanilmaktadir. 19. yüzyilin sonunda, modayi takip eden bir erkek alti türe kadar takim elbiseye sahip olmaktaydi: üc farkli tür paltoyla kullanilan resmi takim elbiseler ve üc farkli stilde montla birlikte kullanilan daha az resmi takim elbiseler. 19. yüzyilin sonlarina dogru, bisiklete, ata binmek ve diger sporlar sirasinda kullanilmak üzere kadinlar icin takim elbiseler de popüler olmaya basladi.
Serdar Buhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Serdar Buhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Mart 2012 Perşembe
17 Ekim 2011 Pazartesi
Avrasya Avrasya Olalı, Böyle Ekip Görmedi!
Bu sene 33. kez düzenlenen Avrasya Maratonu’nda biz de vardık!

Bir süre önce kayıt çağrıma yanıt veren Marjinalliler ile 8 kilometrelik halk yürüyüşü göğüs numaralarımızı almış, merakla büyük günü beklemeye başlamıştık. Nihayet o gün geldi, çattı.
Anadolu yakası katılımcıları (Ben, Leylan hanım ve Alp) olarak her yerde ilan edildiği üzere yaygın (!) toplu taşıma ağı metrobüs ile Altunizade’de bulunan start noktasına varmayı hedeflemiştik. Gelin görün ki metrobüs idare amirliğinin konudan haberi olmadığından, hizmeti açma gereği duymamışlar.Biz de sabahın ilk ışıklarında, Kadıköy dolaylarında bir süre dolandıktan sonra “paramıza geçer hükmümüz” mantığından hareketle ilk taksiye atlayarak Altunizade’ye vardık. Avrupa yakasından gelen Serdar, organizasyon kapsamında çalışan servisleri kullanarak start noktasına bizden önce varmıştı. (ve kimse buna şaşırmadı sanırım...)
Ve benim gönülden organizasyoncu dostum Kemal de bir başka yolla (metrobüsün çalışmamasına isyan eden bir grup maratoncu ile bindikleri belediye otobüsünü rehin alarak) gruba katıldı.
Buluşmamızın hemen ardından, megafondan bağıran Kadir Topbaş’a doğru ilerledik, start noktasına yaklaştık ve kendimizi kalabalığın enerjisine bıraktık. O ana kadar ince ince atıştıran yağmur, sanki start işaretini beklermiş gibi aniden sağanağa çevirdi.
Bendeniz tedarikli CEO’nuz sırt çantasında gerekli yedek kıyafetleri taşıdığından bu durumu pek de umursamadım açıkçası.
Köprüye yaklaşana kadar manzara ve vereceği hisle ilgili pek bir fikrim yoktu... Ne zaman ki iki koca direği ve üstteki bağlantı noktasına asansörle çıkartılan fotoğrafçıları gördüm, işte o anda onca yağmur ve rüzgara rağmen bu havayı solumanın güzelliğini anladım.
Köprü yolunun karadan ayrıldığı noktada (hani arabanızı yavaşlatır kocaman demir bağlantı tümseklerinin üzerinden geçersiniz ya) ayaklarımın ucuna baktığımda, demirlerin arasından boğazın masmavi sularını gördüm. Leylan hanımla aynı anda çığlık atarak birbirimize baktık ve iki kadından başka kimseye anlamlı gelmeyen o cümleyi söyledik: “Ayy çok güzel diiiil miii!”
Ve yağmurla rüzgarın iyice şiddetlendiği köprü üstü yürüyüşümüze başladık. Fotoğraf çektirmek için aklına esen yerde (ve tabi ki hemen önümde) duran en az 15 kişiye omuz atarak, münasip köşelerde sağa çekip fotoğraf molası vererek (Leylan hanım emniyet şeridinden devam edelim lütfen) köprünün en az 3 noktasında farklı arkadaş gruplarıyla karşılaşıp bizi terk eden Serdar’ı arayarak, güle oynaya kocaman köprüyü geçtik...
Alp’in akıllı telefonundan kilometrelerimizi saydığı, şemsiyelerini gözlerimize sokmadan geçsinler diye etraflarından slalom yapmak zorunda kaldığımız gruplar arasında devam eden yürüyüşümüz, İnönü stadı önünde son buldu.
Göğüs numaralarımızı kaşelettikten sonra ve açlıktan bayılmadan hemen önce, bir kazık daha yedik güzel şehrimizden. Karaköy’de kendimizi yumurta ve sucuklara gömme hayalimiz, Kabataş’ta tramvayın çalışmadığını anlamamızla son buldu. 5 kişiyiz diye bizi almayan taksilere inat, muhtemelen 500 basamak çıkarak Cihangir’de Kaktüs’e vardık.
Sıcak ve sakin Kaktüs’te Leylan Yener sponsorluğunda ettiğimiz kahvaltının tadını uzun süre unutmayacağım.
Avrasya Maratonu Halk Yürüyüşü, toplamda 9 küsur kilometrelik muhteşem performansımızla sona erdi.
Numarasını yanlışlıkla (!) çekmecesinde unutan, çeşitli sağlık problemleri nedeniyle bizlere eşlik edemeyen Marjinalliler üzülmesin, seneye 8 kilometrelik koşuya katılma hayallerim devam ediyor!

Bir süre önce kayıt çağrıma yanıt veren Marjinalliler ile 8 kilometrelik halk yürüyüşü göğüs numaralarımızı almış, merakla büyük günü beklemeye başlamıştık. Nihayet o gün geldi, çattı.Anadolu yakası katılımcıları (Ben, Leylan hanım ve Alp) olarak her yerde ilan edildiği üzere yaygın (!) toplu taşıma ağı metrobüs ile Altunizade’de bulunan start noktasına varmayı hedeflemiştik. Gelin görün ki metrobüs idare amirliğinin konudan haberi olmadığından, hizmeti açma gereği duymamışlar.Biz de sabahın ilk ışıklarında, Kadıköy dolaylarında bir süre dolandıktan sonra “paramıza geçer hükmümüz” mantığından hareketle ilk taksiye atlayarak Altunizade’ye vardık. Avrupa yakasından gelen Serdar, organizasyon kapsamında çalışan servisleri kullanarak start noktasına bizden önce varmıştı. (ve kimse buna şaşırmadı sanırım...)
Ve benim gönülden organizasyoncu dostum Kemal de bir başka yolla (metrobüsün çalışmamasına isyan eden bir grup maratoncu ile bindikleri belediye otobüsünü rehin alarak) gruba katıldı.
Buluşmamızın hemen ardından, megafondan bağıran Kadir Topbaş’a doğru ilerledik, start noktasına yaklaştık ve kendimizi kalabalığın enerjisine bıraktık. O ana kadar ince ince atıştıran yağmur, sanki start işaretini beklermiş gibi aniden sağanağa çevirdi.
Bendeniz tedarikli CEO’nuz sırt çantasında gerekli yedek kıyafetleri taşıdığından bu durumu pek de umursamadım açıkçası.
Köprüye yaklaşana kadar manzara ve vereceği hisle ilgili pek bir fikrim yoktu... Ne zaman ki iki koca direği ve üstteki bağlantı noktasına asansörle çıkartılan fotoğrafçıları gördüm, işte o anda onca yağmur ve rüzgara rağmen bu havayı solumanın güzelliğini anladım.
Köprü yolunun karadan ayrıldığı noktada (hani arabanızı yavaşlatır kocaman demir bağlantı tümseklerinin üzerinden geçersiniz ya) ayaklarımın ucuna baktığımda, demirlerin arasından boğazın masmavi sularını gördüm. Leylan hanımla aynı anda çığlık atarak birbirimize baktık ve iki kadından başka kimseye anlamlı gelmeyen o cümleyi söyledik: “Ayy çok güzel diiiil miii!”
Ve yağmurla rüzgarın iyice şiddetlendiği köprü üstü yürüyüşümüze başladık. Fotoğraf çektirmek için aklına esen yerde (ve tabi ki hemen önümde) duran en az 15 kişiye omuz atarak, münasip köşelerde sağa çekip fotoğraf molası vererek (Leylan hanım emniyet şeridinden devam edelim lütfen) köprünün en az 3 noktasında farklı arkadaş gruplarıyla karşılaşıp bizi terk eden Serdar’ı arayarak, güle oynaya kocaman köprüyü geçtik...
Alp’in akıllı telefonundan kilometrelerimizi saydığı, şemsiyelerini gözlerimize sokmadan geçsinler diye etraflarından slalom yapmak zorunda kaldığımız gruplar arasında devam eden yürüyüşümüz, İnönü stadı önünde son buldu.

Göğüs numaralarımızı kaşelettikten sonra ve açlıktan bayılmadan hemen önce, bir kazık daha yedik güzel şehrimizden. Karaköy’de kendimizi yumurta ve sucuklara gömme hayalimiz, Kabataş’ta tramvayın çalışmadığını anlamamızla son buldu. 5 kişiyiz diye bizi almayan taksilere inat, muhtemelen 500 basamak çıkarak Cihangir’de Kaktüs’e vardık.
Sıcak ve sakin Kaktüs’te Leylan Yener sponsorluğunda ettiğimiz kahvaltının tadını uzun süre unutmayacağım.
Avrasya Maratonu Halk Yürüyüşü, toplamda 9 küsur kilometrelik muhteşem performansımızla sona erdi.
Numarasını yanlışlıkla (!) çekmecesinde unutan, çeşitli sağlık problemleri nedeniyle bizlere eşlik edemeyen Marjinalliler üzülmesin, seneye 8 kilometrelik koşuya katılma hayallerim devam ediyor!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
