27 Haziran 2011 Pazartesi

Tamtamlar gezmeye devam ediyor

Dün Nevra ile Eray'ların Lüleburgaz'daki evlerine gittik. Belki de çocukların hayatındaki en güzel gündü:)

Anne ve babasının misafirperverliğinin yanı sıra bizlere sundukları bahçe, doğal hayat, hayvanlar vs paha biçilemezdi... Kedi, köpek, civciv, tavuk, inek ve koyunlarla ilk defa bu kadar yakın oldular ve nasıl mutluydular. Bazen ellerinde bir rüzgar gülü, bazen bir kedi, bazen bir civciv, bazen bir dondurma...

İlk defa ağaçtan kiraz, yerden çilek topladılar, resmen dalından yediler, çocukluğumuzda çok sıradan olan ama şimdilerde bir fantezi olan bu durumu bizzat yaşadılar.

Açıkçası hepimiz kendimizi kaybettik, bir an kendimi "Bugün ayın kaçıydı, yarın toplantımız var mıydı?" diye sorarken buldum.

Unutamadığım anlar ise Dila'nın Burçak Tarlası'nı söylemesi ve Beren'in akşam gitmeyelim diye ağlamasıydı.

Velhasıl çok güzel bir gün geçirdik ve çok mutluyduk, Eraycım, korkarım en kısa sürede yine gelebiliriz ve kızlar yine seni yere yatırıp üzerinden zıplayabilirler:)











CEO'ya Çağrı!

Her hafta ekibi toplayıp rakıya, şaraba götüren CEO'muz bi güzellik yapıp, bizi Edirne'ye de götürür herhalde?

24 Haziran 2011 Cuma

Bilişim Muhabirleri Pikniği'nden Anılar



Oradaydık!

İki gün önce arkasından su dökerek uğurladığımız Ezgiciğimizin nikahı için küçük toplantı odasındaydık.

Evet, yanlış duymadınız, Ezgi'nin İzmir'deki nikahına biz de toplantı odasından katıldık!

Her ne kadar "telefona tapan bir grup insan" gibi görünsek de, aslında şahitler huzurunda evet diyen Ezgi'nin nikah masasına koyduğu cep telefonuyla canlı yayında nikah takip eden Marjinal bir grubuz.

Bi saniye ya, Ezgi, sen neden gittin ki, buradan da olurmuş bu iş aslında?!

23 Haziran 2011 Perşembe

Kod Adı G.C.

Nazlı'nın mesajıyla haber aldık ki Gülşenciğimiz bel problemiyle hastanede yatıyormuş. Neyse ki hastahane gerekli hazırlıkları yapmış, tüm kaynakları seferber etmiş. Yastık, çarşaf bile özenle Gülşen için hazırlanmış. :)
İçimiz rahat! İyi haberlerini bekliyoruz Gülşencim.

22 Haziran 2011 Çarşamba

Gelin Olmuş Gidiyorsun...

Sevgili arkadaşımız Ezgi Kızmaz, 24 Haziran'da baba memleketi İzmir'de dünya evine girmek üzere dakikalar önce ofisimizi terk etti.

Biz yine de vatandaşlık görevimizi yapıp "emin misin, son kararın mı" diye sorduk, baktık ki çok kararlı...

Ayakkabısının altına yazması için "talep edenlerin" isimlerini içeren top secret listeyi eline tutuşturduk, arkasından su döküp uğurladık.

Şimdiden bir ömür boyu mutluluklar diliyoruz!

20 Haziran 2011 Pazartesi

Rakıyı da Şaraba Katalım mı Vay Vay...

17 Haziran Cuma akşamı, bir grup Marjinalli olarak kendimizi meşhur Balıkçı Sabahattin'e attık.




2 büyük rakı fondipleyip, çok sayıda ve tarifsiz lezzette mezeyle ortaya söylediğimiz bir büyük tabak balığı enfes salata eşliğinde yerken, ne yalan söyleyeyim kendimi Vedat Milör gibi hissettim.


Kendimi övmek gibi (!) olmasın ama, üstüne gelen tatlılarla "golden shot" denemesine imza atan gecenin en cesur karakteri olarak öne çıktığımı düşünüyorum. Bakınız aynı çatalda helva, dondurma ve incir tatlısı nasıl da ahenkle dans ediyorlar...

Gelmeyenlerin çok şey kaybettiği gecede, son dakika golümle kanlarına girdiğim Özgür, Gamze ve Avi'yle Taksim'e devam ettik.


Hayata bu gözle bakmak isteyenler, bir daha organizasyonları kaçırmasın derim!



"Çok dilli" hizmet anlayışı ile göz dolduran Balıkçı Sabahattin'e en kısa zamanda yine ve daha kalabalık bir grupla gidebilmeyi ümit ediyoruz.

PLOP!!


















PLOP! başlığını yazdım çünkü bu akşam beni hem çok duygulandırdı hem de çok sevindirdi. Burada bu anımı paylaşacak kimsem olmadığından hemen size yazmak istedim.
Kerem ile neredeyse doğduğu günden beri her akşam yatmadan önce kitap okuyoruz. Okula başladığı günden beri de okuldan her hafta evde okunmak üzere gönderdikleri 4 kitabı okuyoruz. Ama bu akşam Kerem dedi ki " anne önce ben okuyacağım sonra sen okursun". Peki dedim ve her zaman ki gibi hikayeyi aklında kaldığı kadarıyla bana resimlerinden anlatacak diye beklerken tüm kitabı tek bir kelime atlamadan ve parmağı ile takip ederek okudu. Nasıl oldu ve nasıl başardı şu anda bilmiyorum ama o kadar heyecanlandım ve aynı anda da o kadar duygulandım ki o dakikada ne yapacağımı şaşırdım. Bir taraftan ağladım, bir taraftan sarıldım, bir taraftan öptüm... Tabi benim karışık duygular içindeki hareketlerimi çocukcağız biran da anlayamadı ama neyse açıklama yapınca o da anladı tabi. İşte kitabın satırları:




Little frog can see the flowers.


He can see the dragonfly.


He can see the ducklings.


He can see the fish.


Can he see the big bird?


Yes, he can.



Buraya geleli 4 ay, Kerem okula başlayalı ise neredeyse 3 ay olacak. Bu kısa zamanda öğrendiği İngilizce çok güzel. Bazen bizim kelimelerimizi düzeltiyor (çok bilmiştir ya!). Tabi biz artık malesef Kerem'in yanında gizli konuşmak istediğimiz şeyleri ingilizce söyleyemiyoruz, kaş göz işaretleriyle birbirimizi anlamaya çalışıyoruz. İşin zor tarafı ise Türkçe'yi unutmamasını sağlamak. Buradaki tüm çocuklar okula başladıktan 6 ay sonra Türkçe konuşmayı bırakmışlar. Aileler Türkçe konuşuyor ama çocuklar İngilizce cevap veriyor. Umarız biz bunu yaşamayız.


Gelelim diğer haberlere...


Bizim ev tam bir öğrenci evi oldu. Ben de bir dil okuluna başladım. Yaptığım araştırmalardan sonra anladım ki ön vatandaşlık onayı olmadan fulltime çalışma iznim olsa da ciddi bir işe girmem zor görünüyor. Sevgili Hintli ve Çinli dostlarımız sağolsun tüm vatandaşlık kotalarını doldurmuşlar ve ellerindeki tüm kartlarını da fazlasıyla oynamışlar. Hükümet bu duruma illallah edip tüm koşulları iki kere değiştirdi. Dolayısıyla kurunun yanında yaş olarak biz de aldık payımızı:( Neyseki başka çareler ve yollar da var. Şimdi diğer bir yoldan başvurumuzu yapacağız. Umarım herşey iyi gider. Ben de bu arada boş durmayayım da bir kursa gideyim bari dedim. Böylece evde 3 öğrenci olduk...


Geleli 4 ay oldu ama çok uzunnnnnnn yıllar geçmiş gibi geliyor bana. Hemen hergün sabah okula giderken web sitesindeki bültenlere ve blogdaki yazılara veeeee tabi ki Murti Abi'nin haber özetlerine bakıyorum. Hepinizin ellerine sağlık, hepinizi çok özledim.


Resimler için not:

* Artık saçlarım kısacıkkk:( Çünkü temiz hava iyi gelmedi, sürekli dökülüyor..


* Kerem'in seçip okuldaki kermesten aldığı ilk "Anneler Günü" hediyem


* Veeee bir hız canavarıııı:)


"TÜM BABALARIN BABALAR GÜNÜ KUTLU OLSUN"

17 Haziran 2011 Cuma

“Baba denen” değil “baba olanlar”a…

Herkesin bildiği gibi, 19 Haziran Babalar Günü olarak kutlanacak.
Günlerdir dört bir yandan “Babalar Günü” diyen reklam, duyuru, ilan ve kampanyalar bir yana, “baba” aslında hep aklımızın derinliklerinde yer etmiş bir kavram değil mi?

“Babamla aram iyi işte…” diyen duydunuz mu hiç? Hep en uçta değil midir onlar?
Ya tapar ya da nefret etmez miyiz? Ya aşık ya da düşman değil miyiz babalarımıza?

Babalık bence annelikten daha zor.
Çünkü annelik kadınlara doğuştan hediye edilmiş.
Bir kadın hem ruhuyla hem de bedeniyle anne olmak ister.
Ruhu istemese, bedeni sıkıştırır.
Bedeni istemezse kadının içi gider, ruhu yaralanır.

Oysa babalık, a’dan z’ye bir “ruh” işidir.
Ruhunuz yoksa ya da hatırlamadığınız bir yerlerde kaybettiyseniz, size baba denir belki ama, nüfus kaydındaki sıfattan öteye gidemezsiniz.
Bir zamanlar baba gibi davranıp sonra sıkılabilir ya da zorla kucağınıza konan bir çocuğa babalık etmek zorunda kalabilirsiniz.
Kendinizi baba gibi hissetmiyorsanız, yüzünüzden okunur. Hem de ilk okuyan, çocuklarınız olur.

Babalık aslında kendi işinin sahibi olmak gibidir.

Tıpkı patronlarınki gibi, istediğinizde çıkıp gidebilme özgürlüğünün getirdiği büyük bir sorumluluk vardır babalığın arkasında.

Herkes “patron” olmak ister. Ama bu yükün ağırlığını sadece gerçek patronlar bilir. Kapı oradadır. Ama siz gittiğinizde olacak her şey döner dolaşır, sizi etkiler.

Gerçek babalar, seçtikleri bu “özgür”lüğün yükünü kimseye çaktırmadan taşırlar sırtlarında. Kan bağı olması gerekmez.
Babalar ağlamaz.
Babalar yıkılmaz.
Babalar bilir.
“Baba bedduası alma sakın” der eskiler. Tutarmış.

Pazar gününü gerçekten baba gibi geçirecek tüm yeni, eski ve müstakbel babaların gününü şimdiden kutlarım.

Babası hayatta olmayanlara sabır diler, gerçek babaların her şeyi gördüğünü, sizleri bir yerden izlediklerini ve güzel hatıralarınızı düşünerek mutlu olmanızı isteyeceklerini hatırlatırım.

Diğerleri, sanırım kimle dertleşeceğinizi biliyorsunuz artık :)

Her Fotoğrafın Bir Hikayesi Vardır Part II

Mehmet Turgut fotoğraflarının hikayelerini merak ediyorsanız tıklayın:)